26 Haziran 2011 Pazar

Yüregi Yalnız...

Bir şiir dinledim
Yüreği yalnız bir dosttan
Unutulacak kadar eski
Hiç unutulmayacak kadar güzel
Ve bir şiir okudum
Basit
Sade
Küçük
Bir aşka özel
Beğenmedi nedense
Gözlerine baktım
Yüreğini gördüm..Bomboştu
Alabildiğine......

L.umit temiz

23 Haziran 2011 Perşembe

KoNusMa(Ma) Lı...!


Sen hiç, yeni konuşmaya başlayan bir bebeğin ilk cümlelerine tanık oldun mu? Harfleri ağzından çıkarmak için nasıl çabaladığını gördün mü hiç? Ya da bir şey anlatmaya çalışan küçük bir çocuğun kelimeleri bir araya getirip meramını anlatmak için nasıl çırpındığını, o heyecanını, o telaşını gördün mü hiç?

Bu gün alt katta oturan komşunun 3 yaşındaki oğlu geldi. “Nuran teyze” diye başladı cümlesine, sonra birkaç kelime daha ekledi, eklemesine ekledi de ben anlamadım. “Ne istiyorsun Mesut?” dedim. Mesut iyice telaşlandı. “Nuran teyze…....”
yok anlamıyorum…
Sinirlendim. Mesut sessizce bana baktı. ‘Böyle olmayacak’ dedim içimden. Eğildim Mesut’la aynı hizaya gelip “hadi şimdi yavaş yavaş söyle, ne istiyorsun?” diye sordum. Mesut rahatlamış bir biçimde biraz da kekeleyerek “annem tuz istedi” dedi. “Oh, çok şükür” dedim, tuzu verdim gönderdim.

Kızım geç konuştu. Ne zor dönemlerdi bilemezsin. Anlatamadığı zaman sinirleniyor, hırçınlaşıyor sonra bana vurmaya başlıyordu. Ne dediğini anlayabildiğim zaman sakinleşiyordu. Ama anlayamadığımda bütün gün ağlıyordu.

İşte böyle bir şey konuşmak. Konuşmak, ama konuşurken susmamak.

Düşünüyorum da bence çoğumuz konuşmamıza rağmen aslında çok susuyoruz. Konuşuyoruz ama konuşmak istediklerimizi, anlatmak istediklerimizi hep erteliyoruz.

22 yıl oldu annemle konuşmuyorum. Hiçbir şeyimi bilmez. Hiçbir acımı hiçbir mutluluğumu, bana dair hiçbir şeyimi bilmez. O da 22 yıl önce beni susturmuştu. Bendeki de ne inat değil mi? Sustum mu böyle susuyorum işte.

Bazen beraber TV izliyoruz konuşmak için nasıl çabalıyor bilsen. Birilerini anlatıyor, geçmişi anlatıyor, duymuyorum, duyamıyorum. Duymayınca da konuşulmuyor be gözüm.

Kocamın aşkını dinleyecek kadar yürekli olan ben onunla da konuşmuyorum.5 yıl önce O da susturmuştu. O da bilmeyecek ne hissettiğimi, ne düşündüğümü, ne istediğimi. Ömrümün sonuna kadar bu şekilde sürse dahi hiç bir şekilde bana ait hiç bir şeyi bilmeyecek ona karşı da suskunluğum bitmeyecek…

Konuşurken aslında konuşmadığını fark etmek, korkunç bir şey biliyor musun?

Çok konuşurken aslında hiç de konuşmadığımı anladım bir süre önce… Ziyan olan bir ömürden başka bir şey değil bu.
Kahkahalar atarken aslında hiç gülmediğimi fark ettim sonra. Kendime ait birçok şeyi daha fark ettim. Meğer ne çok susmuşum, bak onu da yeni fark ettim.
Seninle konuşuyorum biliyorsun. Konuşurken gerçekten konuştuğumu hissediyorum. Her yazdığımda her sarf ettiğim kelimede tek bir cümlede çok şey anlattığımı görüyorum.

Susmak çok kötü ama konuşmakta bir o kadar güzel. Güzelden öte müthiş bir şey.

Konuştuğumu hissettiğim anlarda kutsal bir şey görmüş gibi hissediyorum. Sonra kendimi ayrıcalıklı biri olarak görüyorum. Kendime verdiğim değer artıyor ve sevgim ve saygım…

Eğer bir gün sende beni susturmaya kalkışırsan seninle de konuşmam biliyorsun. Sana karşı da susarım.

Tam konuşmaya başlamışken susmak...

Beni susturma olur mu? Seninleyken konuştuğumu hissediyorum. Bırak konuşayım. İzin ver konuşayım. İzin ver…
Çünkü konuşmak, çok güzel

alıntı..




20 Haziran 2011 Pazartesi

Susarız…

Konuşulan konuyu boş, basit ve anlamsız buluyoruzdur, konuşmayı da gereksiz ve anlamsız buluruz…

Susarız…

Konuşulanlar öyle abes ve mantık dışıdır ki sadece hayretle dinler ve sessiz bir tepkiyle belli ederiz duruşumuzu…

Susarız…

Sessiz bir onaydır susuşumuz…Biraz utangaçlık belki ama içten bir katılıştır söylenenlere…

Susarız…

Sessiz bir bekleyiş olur susmak…Ya kendimizin yada karşımızdakinin ortak değerleri yeniden gözden geçirmesine tanınmış bir fırsattır sessizliğimiz…Yada birinin bizi fark etmesi, doğru algılayabilmesi için tanınmış bir süre…Susan için endişe ve olasılık hesapları arasındaki gel git lerle biraz da huzursuz bir bekletiştir susmak…

Susarız…

Dile getirilmeyen bir öfkedir bazen suskunluğumuz…Öylesine yaralanmışızdır ki yaralamak isteriz, yüreğini acıtmak ve kanatmak…Ve biliriz ki hiçbir söz acıtamaz, yaralayamaz ve kanatamaz kimseyi bir suskunluk kadar…Ve susmak en acımasız, öldürücü silahtır bazen…

Susarız…

Hassas ve kırılgan bir tepkidir…Küçücük bir hatırlatmadır belki…fark edilmesi ve onarılması incelik ister…Ya yeniden bir kazanıştır ya da aleyhte bir delil olarak kalır karşımızdaki için…

Susarız…

Bir ilişkide negatiflerin gözümüze batmaya başladığı, karşımızdakine ait aleyhte deliller dosyasının kabarmaya başladığı ve hatta dosyayı masanızdan kaldırmaya gerek duymaz olduğunuz bir noktadasınızdır…
Bir duruş, bir soluklanmadır susmak…Ortak geçmişin değerlendirilmesi ve geleceğin muhasebesidir…Durup yeniden, şimdi bulunduğunuz noktadan bir daha bakmak istersiniz yaşananlara ve eldekilerle geleceğe gitmenin ne kadar mümkün olduğuna…Bir içe kaçış ve söylenemeyenlerin biriktirilmeye başladığı yerdir susmak…

Susarız…

Ayağımız yerden kesilmiş, bulutların üstündeyizdir ve çiçek çiçek bahardır yüreğimiz…Sevdiğimizle yan yana ve can cana yızdır…Öyle bir ruhsal bütünleşmedir ki hiç bir söz tanımlamaya yeterli gelmez hissedilenleri ve susarız…Sadece yüreklerin ve gözlerin konuştuğu yerdir suskunluğumuz…

Susarız…

İletişimin tıkandığı yerdeyizdir , hiçbir iletinin bize yeterli gelmediği ve hiçbir iletimizin doğru algılanmadığı…Yanlışlıklar, yanılgılar ve kim bilir belki de gerçeklerdir bir fırtınaya tutulmuşçasına savrulup duran…
Sözler yerini sessizliğe bırakmaya başlar ve siyah, tek nokta konur cümlelerin sonuna…Zamanla cümlelerimizin sonuna konan o tek ve siyah nokta büyüyerek bir kara deliğe dönüşmeye başlar…Güven ve sevginin içten içe çürümeye başladığı yerdir ve gitmek zamanının ertelenmiş halidir susmak…

Susarız…

Kabul edilmiş bir hata yada suçtur susuşumuz ve söylenecek her söz kaybetme riskidir…Korku eşlik eder suskunluğumuza…

Susarız…

Bir gidişi kabullenmektir susmak, yerinde ve zamanında olduğunun ayırdımında olduğumuz bir gidişin…

Susarız…

Hayata karşı bir susuştur bu kez yaşanan…Bizi can evimizden vuran bir kayıp, yaşanan büyük bir acı, ölesiye bir çaresizliktir yaşadığımız…Söylenecek hiçbir sözümüzün adrese teslim olmayacağından emin olduğumuz, bütün sözcüklerin anlamını yitirdiği bir yerdeyizdir…
Hayatın bize bir şey katamadığı ve bizim de hayata bir şey katmak için anlamımızı kaybettiğimiz bir yer…Belki de boş gözlerle, algılamadan bir seyirdir hayat o noktada ve belki de amacı ve beklentisi olmayan, bir mesaj kaygısı taşımayan ve hedefi olmayan tek susuştur yaşadığımız…

Susmak; eylemsiz ve durağan bir edim gibi görünse de her susku bir şey anlatır yine de ve her suskunun bir nedeni vardır ve her susku içinde pek çok sesi hapseden sessiz bir eylemdir…

E.Ardıc.

18 Haziran 2011 Cumartesi

Sus(ma)malı İnsan...

Susmalı insan sırası ona gelince... Bazen bir anlık susmanın anlatabileceği şeyleri saatler süren konuşmalar anlatmakta yeterli olamıyor.

Bazen susuşlara saklanıyor sevgiler... bazen de nefretler... Her susuş beraberinde bir birlikteliği getiriyor yada ayrılığın soğuk duvarlarını örüyor araya. Söyleyecek, söylenmesi gereken çok şeyler olduğunda da susuyoruz çoğu zaman. Kendimize anlatıyoruz nedense karşıda ki dinlesin diye hazırladığımız hep 'ben' le başlayan uzun cümleleri.. Ve bitişlerde hep acabalar kalıyor aklımızda...


Her şeyi bitiriyoruz kimi zaman tek bir söz söylemeden, açıklama yapmadan. Susuşlara saklanıyoruz yine...Bırakalım da onlar anlasın diye...

Herşey bittiği zaman başlayan şeyler bazen güzel de olabiliyor ama hiçbiri sonsuza kadar sürmüyor. Sonsuz olacak bu defa diyerek başlanan her şey yarım kalıyor. Yarım hayatlarımıza bir de yarım insanlar ekliyoruz sonra. Ve her her seferinde savunmamız onları sonsuz sanmamız oluyor.

Tükeniyoruz yavaşça... Tüketiyoruz hayatı. Susuşlardan sıyrılıp yol oluşlara sığınıyoruz sonra. Gidiyoruz...uzanıyoruz sonsuza. Yolcular gelip geçiyor üzerimizden adlarını bile öğrenemiyoruz acelelerinden... acelemizden.

Her yolun vardır bir sonu deyip kendi sonumuzu keşfe çıkıyoruz. Vardığımız diğer yol ayrımları da aynı bizim gibi; hepsinin üzerinde izler var geçenlerden ve hiçbirini silebilecek kadar kuvvetli bir rüzgar yok ortalıkta.

Terk edilişler başlıyor sonra yapayalnız kalıyoruz... Kendi yarattığımız sessizliğe çakılıyoruz.

Ve diplerde aruyoruz sonsuzları. Karanlık sarıyor bizi... Karanlıkta buluyoruz geçmişe özlemi... Hayatlarımızı bırakıp geçmişe dönüyoruz, geçmişler varediyoruz kendimize yaşanmamış yaşanması istenen...

Ve artık yüzümüz yok, sesimiz yok, hayallerimiz yok. Cansız bedenlerde can çekişen ruhlarımız var sadece. Uzatmaları oynuyor ruhlarımız...

merve.
Ben Zaten Oldugumdum..

dilimin üstüne deniz koydum
dalga ictim tuz yedim doydum
ben sularda degil
susuzluklarda boguldum
ben kiyilardan degil
karalardan kovuldum
ne baliktim ne de yosun oldum
ben beni bende buldum
ben zaten oldugumdum

gözümün icine oturdum
hülyalarima dokunup rüyalarimi tuttum
ben aklimi degil
akilsizligimi unuttum
ben gerceklerden degil
gerceksizliklerden kovuldum
ne günesten düstüm ne de aydan
ben beni bende buldum
ben zaten oldugumdum

yüregimden gecen yola koyuldum
varmak icin degil
almak icin degil
ermek icin ve sadece vermek icin degil
görmek icin bilmek icin
ben istikametlerden degil
yanlis isaretlerden yoruldum
sana göre belki kayboldum
ama ben zaten akillilarla degil
yüreklilerle mutlu oldum
ben beni bende buldum
ben zaten oldugumdum

bir siir ölür
bir sair dogar
bir sair ölür
bir siir dogar
ölümde yasam
yasamda ölüm var..
yazila yazila satirlar kendi yazgisini anlar
aciya tatliya bagli kalmaz ki tadlar
yasamin aninda anlari var
askimin can icinde canlari var
ben beni bende buldum
ben zaten oldugumdum

M.Kayalı

17 Haziran 2011 Cuma

Bir Hayat Kayar..

hani, bir kitap okumaya başlarsınız...
ilk satırlarda çeker sizi içine...
öyle güzeldir ki anlatım…
tüm gerçeklik bir yana... o kurgunun içine kapılır gidersiniz...
öyle kapılırsınız ki... uzaklardan bir el uzanıp tutar ellerinizden...
alıp götürür… uzaklara… kokusu ulaşır size dağların,denizin,çiçeklerin...
bir meltem okşayıp geçer teninizi... dokunuşları hissedersiniz ya yüreğinizde...
hani, bilseniz de kurgu olduğunu... o akışı bırakmak istemezsiniz...
bir yandan merak edersiniz ... "ne olacak?" bilirsiniz oysa... hiç bir şey olmamıştır...
olmayacaktır... her şey sadece ihtimaller bütünüdür...

ve o ihtimaller öyle yaşanılası… ve o kurgu öyle gerçektir ki..
yaşadığınız ana baskın çıkar ya... ama nedense... “son” önemlidir hep...
o kitabın da sonuna ulaşmak istersiniz...
diğer yandan o kitabı bitirmek , o hayali tüketmektir… bilirsiniz….
her sonun bir tükeniş olduğunu öğretmiştir hayat size...
okumak - okumaya kıyamamak bir çelişki olur içinizde...
oysa, çelişki daha çekici kılar o kitabı... daha bir özümsemeye başladığınızı hissedersiniz o noktadan sonra okuduklarınızı...

her sayfada “son” a biraz daha yaklaştığınızı bilerek… her sayfada biraz daha kaybederek… her sayfada biraz daha tükenerek… ve içiniz burkularak o “son” sayfa…
kitabın arka kapağını kapatırsınız usulca…

siz dışarıda kalansınızdır…
her şey ilk sayfa ile son sayfa arasında, avuçlarınızdadır şimdi… sımsıkı tutarsınız birkaç dakikalığına ellerinizde…
hani, bitmesine kıyamadığınız… tüm güzelliğine rağmen devam edemeyeceğini…
gideceği bir yer olmadığını… sadece bir ihtimalin yaşandığını bildiğiniz… bir ilişki gibi… yüreğinizden bırakmak istemeden…
ama artık sadece dışından bakarak… sımsıkı sarıldığınız birkaç dakika gibi…
ve sonra… bir hayat kayar ellerinizden… kütüphane raflarındaki yerini alır… ara sıra sayfaları yeniden karıştırılmak üzere…

E.Ardıc